Şeytanı Unutmak

92

Saat her zamankinden fazla yaklaştı ve şeytanın azgınlığı arttı…

Çünkü son peygamber geldi ve üzerinden bin dört yüz yıldan fazla zaman geçti. Son peygamber geldiğinde şeytan bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Kaçınılmaz azaba giden uzun yoldaki son dönemeçti son peygamberin gelmesi. Sona bu kadar yaklaşmışken şeytanın insana olan nefretinin ve çabasının artması kaçınılmaz değil mi.

Ancak maalesef günümüzde şeytan uzak ve mitolojik bir varlık gibi algılanmakta. Ne kadar tehlikeli olduğu, nelere yol açabileceği, sinsi metotları hiç düşünülmemekte. İnsanlığın en büyük düşmanı kendini unutturmak gibi bir sinsilikle işlerini yürütmekte.

İşte inananlar bu sebeple şeytana karşı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar tetikte olmak zorundalar. Düşmana karşı tetikte olmak onu tanımayı, silahlarını bilmeyi gerektirir. Bu konudaki tek kaynak olan Kur’an gerekli tüm bilgileri yeterli bir şekilde vermekte. Bize düşen dikkatle okuyup üzerinde derin derin düşünmek ve fikir alış verişi yapmak.

Şeytan, kovulmasının ve sonsuz cehennem azabına girecek olmasının sebebi olarak küçümsediği insanın yaratılışını görmekte. Dolayısıyla insana olan nefretinin, öfkesinin ve kıskançlığının boyutlarını hesap etmek mümkün değil. Şu andaki varlık amacı da mümkün olduğu kadar çok insanı kendisiyle beraber cehennem azabına götürmek. Bunu Kur’an’dan biliyoruz.

Bildiğimiz bir diğer şey de şeytanın doğru yol üzerinde oturmuş olması. Bu o kadar önemli bir bilgi ki Kur’an’daki hiçbir kelimenin boşuna olmadığının kanıtı niteliğinde. Üzerinde ciddi bir şekilde düşünülüp iyice özümsenmesi, kavranması gereken en önemli konulardan biri. Açmak gerekirse:

İnsanları küfre, ateizme sürükleyen şeytan aslında Allah’ın varlığı ve birliği hakkında tüm insanlardan daha fazla inanca sahip. Hangimiz Allah ile konuştuk! Ama şeytanın kovulması esnasında Allah ile konuştuğunu Kur’an’dan biliyoruz. Kovulma öncesinde de belirli bir mertebede olduğunu “in oradan” lafzından anlıyoruz. Dolayısıyla şeytan kurtuluşa giden, doğru yolu çok iyi bilmektedir; hatta öyle ki bu yolda insan yaratılmadan önce bizzat kendisi yürümekteydi.

Şeytanın insanları adam öldürme, hırsızlık, tembellik ve kavga gibi sayısız kötülüğe teşvik ettiği toplumun geneli tarafından zaten bilinen bir gerçek, bunda bir yanlışlık yok.  Peki bu kadar mı!

Bu kadarla kalınırsa ellerinde Kur’an gibi bir mucize rehber olan İslam ülkelerinde neden kanın gövdeyi götürdüğü, neden bu coğrafyaların her anlamda pislik içinde olduğu açıklanamaz. Müslüman olan herkes torpil, adam öldürme, haram para kazanma gibi şeylerin günah olduğunu zaten çok iyi bilmekteyken neden bunların İslam ülkelerinde olduğu yine açıklanamaz. (Burada gayri Müslimlerin yaşadığı ülkelerde bu tip şeyler olmuyor demiyoruz, o coğrafyalarda da benzer şeyler çokça var ancak bizi yakından ilgilendiren içinde yaşadığımız İslam coğrafyalarıdır.)

Şeytan konusu da diğer birçok konu gibi yüzeyselleşmiş durumdadır. Kıldığı namazda anlamadığı şeyleri papağan gibi tekrarlayan, Kur’an’ı anlamadan Arapçasından hatim eden, bin iki yüz yıl öncenin şartlarına göre yazılmış hukuk kurallarına göre hareket eden bir toplumun şeytan anlayışının deforme olması, yüzeyselleşmesi gayet normal bir durumdur.

Peki bu kadar mı demiştik. Bu kadar değil elbette.

Şeytan sinsi bir şekilde kendisini unutturmuş, kendini insanların zihninde daha az tehlikeli ve sınırlı etkisi olan bir varlık gibi şekillendirmiştir. Tabii bu durumda insanlar rahatlamış ve daha az tehlikeli olan bir düşman karşısında gardlarını zayıflatmışlardır. Bu durumda şeytan savunması zayıflayan insana daha kolay nüfuz etmiş, işi inanılmaz derecede kolaylaşmıştır.

Şeytan tıpkı strateji gereği gemisinin yeri hakkında düşmana yanlış sinyaller gönderen bir amiral gibi bulunduğu yer hakkında yanlış intibalar uyandırmaktadır. Uyuşturucu, alkol ve zinanın kol gezdiği vıcık vıcık bir gece kulübü, kazanılan haram paranın sayıldığı bir dükkan, dedikodunun gırla gittiği bir ev toplantısı gibi yerler şeytanın kol gezdiği yerler gibi görünmektedir. Sanki şeytan buralarda karargah kurmuş da evlerimize, camilerimize, işyerlerimize hiç uğramıyormuş gibi. İşin gerçeği şeytan bu kötülük yuvalarına girmiş, işini tamamlamış ve çoktan oralardan ayrılmıştır.

Şeytan gerçekte ders çalışan öğrencinin kulağının dibinde, namaz kılan bir gencin yanında, havadan sudan konuşan iki kişinin tam ortasında karargah kurmuştur. Öyle ki havadan sudan konular bir anda birilerini çekiştirmeye döner. Öyle ki ders bırakılmış, internette güya dersle ilgili bir şeyler aramak için sörf yapılmaya başlanmıştır. Öyle ki namaz kılan gencin aklına bir sürü olur olmaz şeyler gelmeye başlamıştır.

Şeytan yeri geldiğinde ibadeti, din ile ilgili faaliyetleri bile teşvik edebilir. Bu okuyanlara biraz tuhaf gelebilir. Nouman Ali Khan tarafından verilen bir konferansın podcast’inde geçen bu konu, üzerinde dikkatle durulması gereken çok hassas bir konudur. Derinlemesine düşünüldüğünde anlaşılır ki şeytanı o anda yapılan işin iyi ve güzel olması ilgilendirmez, o işin sonucu ilgilendirir. Eğer sonuçta bir felaket ve kötülük olacaksa veya bir zarar doğacaksa şeytan için bunu doğuran işin yapıldığı anda güzellik getirmesi önemli değildir. Toplum içine girip insanları iyiye güzele teşvik etmek, aktif mücadele içinde olmak yerine bir odada inzivaya çekilip yıllarca sabah akşam ibadet etmek buna örnek gösterilebilir. Halbuki bu durum İslam toplumuna yüzlerce yıldır iyi bir şey olarak sunuldu.

 

Şeytan insanları günah batağında tutmak için ümitsizleştirir. Allah’ın aşırıya giden kullarına kendilerini toplasınlar ve tövbe etsinler diye bazen sıkıntılar gönderdiğini Kur’an’dan bilmekteyiz. Sıkıntıya giren insanlar aslında ne kadar aciz olduklarını anlayıp hatalarından dönmeye ve düzgün bir hayat yaşamaya niyetlendiklerinde şeytan kendilerine ümitsizlik telkin eder. Şöyle ki:  İnsan başına sıkıntı geldiği için Allah’a döndüğünü düşünür, aslında samimi olmadığını, kendini ve Allah’ı sırf sıkıntıdan kurtulmak için kandırmaya çalıştığını düşünür. Bunlar şeytanın ümitsizleştirme telkinleridir ve çok tehlikelidir.  Kur’an’ı okumamış, yukarıda bahsedilen ayetleri görmemiş insanlar sıkıntı başlarına geldiği zaman ümitsizliğe düşmekte, kendileriyle hesaplaşmalarını kaybetmekte ve aslında rahmet olan o sıkıntılardan fayda görememektedirler.

 

Şeytanı unutan bir insan aslında kolaylıkla üstesinden gelebileceği, bırakabileceği kötü huyları ve davranışları kendisiyle özdeşleştirir ve ayrılmaz bir parçası gibi görür. Nefs denilen şey insandan bir parçadır, arzular, istekler hep nefse bağlanır. Canın istediği şey aslında nefsin istediği şeydir. Bu bir çikolata parçası gibi masum bir istek de olabilir, kişiye ait olmayan bir cüzdandaki para gibi haram isteği de olabilir. Nefs ister, kontrolsüz ister, hep doyurulmayı bekleyen bir bebekten farkı yoktur. Herkesin bu noktada farklı zaafları ortaya çıkar. Örneğin kimi makam mevkiye düşkündür kimi zinaya, kimi paraya düşkündür, kimi dedikoduya. Saymakla bitmeyecek zaaflara sahiptir insan. Şeytan insanın bu zaaflarını çok iyi bilmekte ve her zaman sonuna kadar kullanmaktadır.

Bu noktada insanın karşısına aslında çok kolay aşabileceği bir tehlike çıkmaktadır. Örneğin paraya zaafı olan bir insan sürekli kendisini haram yoldan para kazanma yollarını düşünürken bulursa “bu benim yapım, kendimi alamıyorum, yaratılışım böyle, günaha battım” şeklinde bir ümitsizliğe kapılmamalıdır. Yapması gereken şey kendisini olduğu gibi kabul edip, zaafını normal karşılamasıdır. Kişi zaafı olan tek insanın kendisi olmadığını, her insanın farklı ya da benzer bir sürü zaafı olduğunu, şeytanın bunları sürekli kaşıdığını hatırlamalıdır. Bu düşünce insanın günaha bağımlılık hissini bitirmekte ve isteğin kaynağının aslında kendisi değil şeytan olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu özgürlük duygusu kişiye büyük rahatlık verecektir.

Şeytanı hatırlamak başkalarını affetmeyi de kolaylaştırır. Bize kötülük yapan kişilere misilleme yapmak yerine onları şeytanın etkisinde olan ve yardım edilmesi gereken kişiler olarak görürsek belki de daha büyük boyutlara ulaşacak problemleri en başından engellemiş oluruz.

Son olarak şeytan cehaleti teşvik eder. İnsanlığın önündeki en önemli tehlike de budur. Kur’an’da “ne kadar az düşünüyorsunuz” ifadesi “ne kadar az inanıyorsunuz” ifadesinden çok daha fazla geçmektedir. Yeryüzünde insanları okumaya ve düşünmeye teşvik eden tek ilahi kitap Kur’an’dır. Ve ne yazık ki bu kitap kendisine inananlar tarafından dünyada en az anlanarak okunan kitaptır.

Başka söze gerek var mı!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu giriniz.
Lütfen buraya adınızı yazın.