Gülün Adı

0
18

Gülün adı bildiğim kadarıyla Eco’nun ilk romanı ve bence en güzeli. Ortaçağ dünyası hakkındaki muazzam bilgisinin yanına kurgu dehasını da ekleyen Eco, ortaya ulaşılması son derece güç bir başyapıt çıkarmış.

Sarkaç’ı okumuş olanların ama henüz bu kitabı okumamış olanların hafifçe irkildiğini görür gibiyim. Aslına bakarsanız irkilmekte haklılar da. Sarkaç’ı arkasına eklenen o sözlüğe ikide birde bakarak okumak bazen çok can sıkıcı olabiliyor. Sözlük derken yanlış anlamayın, kitabın Türkçesinden bahsediyorum, yabancı dil baskısından değil…

Ama Gülün Adı Sarkaç’a göre okunması oldukça kolay bir kitap. Kalınlığı da göz korkutmamalı, sürükleyiciliği kitabın daha da uzun olmasını istemenize sebep oluyor.

Garip ölümlerin gerçekleştiği bir ortaçağ manastırı, son derece zeki bir keşiş ve çırağı, ortadan kaybolmuş bir kütüphane dolusu kitap…

Tek bir manastır kompleksi ve onu çevreleyen bahçede geçen bir romandan bahsediyoruz. Daracık bir alandan bu kadar uzun bir roman çıkarmak her babayiğidin harcı olmasa gerek.

Gerçekten de başarılı olmuş romanların çoğunda bir seyahat unsuruna rastlarız. Kahramanlar bir coğrafyadan diğerine gider ve gerekiyorsa buna bir de dönüş yolundaki maceralar eklenir.

Yazarlar bu seyahat kurgusunu okuyucularını sıkmamak, durağan bir romandan kaçınmak için tasarlarlar. Yollarda ya da farklı mekanlarda gerçekleşen olaylar kurgulamak koca bir romanı tek bir alan için tasarlamaktan daha kolaydır. Bu hem yazarın hem de fark etmeseler de okuyucuların işine gelir.

Bunun en güzel örneklerinden biri Jules Verne’dir. Dikkat edin çoğu romanı hep seyahat üzerine kurgulanmıştır.

Gülün Adı ise yukarıda saydığım duruma tamamen ters bir yaklaşımla yazılmış. Bütün romanı son derece kasvetli bir manastırda geçecek şekilde tasarlamak nasıl bir cesarettir!

İşte bu noktada Eco’nun hem o döneme ait bilgisi hem de polisiye dehası giriyor devreye, zerre kadar sıkılmadan okuyabileceğimiz bir “tek mekan” romanı sunuyor bizlere.

Keşiş William ve çırağının son derece özenle örülmüş olaylar yumağına kademe kademe çekilişine şahit oluyoruz.

Birçok çözümsüz görünen problemin aslında çözümsüz olmadığını, gözlem gücü ve sağlam akıl yürütmeyle en akıllıca gizlenmiş sırlara bile ulaşılabileceğini görüyoruz.

Kendini ilahi amaçlara adamış görünen bir topluluğun aslında içten içe nasıl çürümüş olabileceğini de görüyoruz.

Manastırın en kıdemli ve en köktenci keşişiyle William’ın  “gülmek” üzerine yaptığı tartışma sizi beyninizden vurabilir.

Saymakla bitmez…

Yakın zamanlarda kaybettiğimiz Umberto Eco’ya ve dünya kültürüne yaptığı katkılara bir saygı ifadesi olarak mutlaka okunması gereken bir kitap Gülün Adı.

Kitap aynı adla sinemaya da uyarlanmış durumda. Başrolde Sean Connery oynuyor.

Şu kadarını söylemeliyim ki bu kadar uzun ve kişilerin iç dünyalarına ve düşüncelerine dönük bir romanın sinemaya uyarlanması akıl karı değil. Kaldı ki yazar tarafından uzun uzadıya yapılan tasvirleri ve bunlarla beraber bahsettiği diğer soyut kavramları nasıl filme aktarabilirsiniz ki! Filmdeki eksiklikler mecburen son derece fazla.

Ancak film kitabın atmosferini yansıtmakta son derece başarılı olmuş. Böyle bir roman için yapılan film uyarlaması ancak bu kadar başarılı olabilirdi.

Rahmetli Eco’nun tam tersini düşündüğünü öğrenmiştim ama neyse…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here