Gölgeler Diyarı

Öyle bir devire geldik ki artık bilim, sanayi, teknoloji, tıp gibi alanlar elli yıl öncesine göre hayal edilemeyecek kadar detaylandı ve dünyalar dolusu bilgi biriktirildi. Birikim her geçen gün artıyor ve üstüne eklendikçe ekleniyor. Bu öyle bir birikim ki her gün yeni bir bilimsel alt dal oluşuyor. Mevcut bilim dalı artık o bilgi yükünü kaldıramıyor ve yükünü hafifletmek için yeni bir dala ihtiyaç duyuyor. Bundan elli yıl önce tek bir kişi belli bir alanda otorite kabul edilirken günümüzde aynı alanın çok farklı dalları için onlarca farklı insana başvuruluyor.

Bu nasıl bir gelişmedir, akıl alır gibi değil.

Ve daha da önemlisi biz bu gelişmenin hangi noktasındayız?

Bu bilgi atlasında bizim yerimiz farklı bir renkle ifade edilebiliyor mu?

Bu noktada “bilim evrenseldir, tek bir konu için yedi milletten insan bir arada çalışıyor“ diyenler olabilir. “Artık bilimsel çalışmaların tek bir millete, İngiliz’e, Fransız’a mal edilemeyeceğini” iddia edenler çıkabilir. Haklı olabilirler tabii, ama bir ölçüye kadar.

Çok değerli bilim adamlarımız, iyi bir iki tane üniversitemiz olduğunu kimse inkar edemez. Dünyada ses getirmiş araştırmalar yapan, ödüller alan, buluşlar yapan nam salmış bilim adamlarımıza kimse dil uzatamaz zaten. Bu büyük bir haksızlık olur.

Mesela Tübitak mikroçip yapmıştı bir aralar, hem de çalışıyordu yanlış hatırlamıyorsam. Büyük bir başarı…

İcatlar yapan tıp doktorlarımız da oldu. Helal olsun, gerçekten elleri öpülesi insanlar.

Ancak benim üzerinde durduğum konu bireysel başarılar ya da belli bir döneme ait atılımlar değil. Üzerinde durduğum konu bu gelişim furyasında lokomotifi olduğumuz, dünyayı yönlendirdiğimiz, adımızla özdeşleşen alanların olup olmadığı.

Dünyanın herhangi bir yerinde bir profesör asistanına “bu konuyu en iyi Türkiye’de araştırabilirsin, en ileri noktada bulunan, en iyi kaynağı sağlayan onlar” diyor mu? Ya da “bu konuyla ilgili olarak dünyadan herkes Türkiye’deki şu üniversiteye gider, orada dünyanın en iyilerinden kurulan ekipler çalışır” demiş midir hiç?

Ya İskoçya gazetelerinde Türk bilim adamlarının yaptığı buluşlardan bahseden üçüncü sayfa haberleri… Bunu hiç açmayalım.

Sanayileşme, buluşlar, icatlar dönemini kaçırdık zaten. O dönemde atı alan üsküdarı geçmişti ve biz güzellik uykusundaydık. İşte bu dönem ve sonrasında sınıftaki parlak öğrencilerle adam olamayacak öğrenciler ayrışmaya başladı.

Bir ara farkı kapatma şansı yakaladık, hatta kendi uçağımızı bile yapmayı başardık. Ama sonra herşey tepetaklak oldu gitti.

Dosya kağıtlarını tutturduğumz ataştan buhar makinasına, mikroskoptan modern teleskoplara kadar herşey batı dünyasının buluşu, hepsinin altında ya James’in ya da Luis’in adı ve imzası var.

Ve günümüzde bu mirasın üzerine yüz binlerce kat ekleme yapıldı. Hangi birine yetişeceğiz.

İşte bu yüzden üniversitelerimizdeki öğrenciler bırakın yeni soluklar getirmeyi mevcut birikimi bile tam olarak özümseyemeden mezun ediliyorlar.

Bırakın lokomotif olmayı izleyici olarak bile doğru dürüst takip etmek güç böyle bir gelişmeyi.

Bilimden sanayiye geçelim:

Hangi iş makinasını, hangi vinci, hangi motoru ürettik şimdiye kadar. Otomobil yaptığımızı zannediyoruz sadece, kendimizi kandırıyoruz. Otomobil sektöründe legodan araba yapan çocuklardan farkımız yok, parça birleştir araba yaptın zannet.

Hangi inşaat makinasını yapmışız şimdiye kadar.

Uçak yapma hayalimiz var, onunla avunuyoruz.

Tek bir tane bilgisayar parçası üretemiyoruz. Tübitak’ın yaptığı numunelik deneysel mikroçipimiz var sadece.

Fabrikalarımızdaki bütün makinalar, bant sistemleri, otomasyon cihazları yurt dışından gelme, bir tanesini bile kendimiz yapamıyoruz.

Tarımda kullandığımız tek yerli malı kazma ve kürek. Tohumlar bile ithal…

Hangi tekstil makinasını kendimiz ürettik şimdiye kadar?

Bilim yapmayı, dallarda uzmanlaşmayı geçtim, sanayileşmenin yakınından bile geçememişiz daha.

Bu durumun toplumun ruh hali üzerindeki etkileri nasıl olur hiç düşündük mü şimdiye kadar. Yani şapkayı önümüze koyup gerçek halimizle yüzleştik mi hiç?

Millet olarak kendimizi kandırmanın son demlerindeyiz. Kaybetmişliğin ağırlığını ve kasvetini içten içe hissediyoruz ama bir şekilde kendimize bunu unutturuyoruz.

Toplumsal tükenmişliğimizi daha ne kadar saklayabileceğiz kendimizden?

Tarihimize daha ne kadar sığınacağız. Büyük imparatorluklar kurduk, doğrudur. Büyük alimler yetiştirdik, doğrudur. Ama övünmekle onlara layık olunmuyor maalesef. İbn-i Sina’nın, Farabi’nin, Ali Kuşçu’nun gerçek torunları, mirasçıları bugünün Hintlileridir, Amerikalılarıdır, İngilizleridir, Fransızlarıdır.

Toplumun ruh hali dedik, kendimizi kandırıyoruz dedik. Peki hiç kimse bu kaybetmişlikten rahatsızlık duymuyor mu? Hiç kimse gerçekten farkında değil mi yoksa bu kadar başarılı mıyız kendimizi kandırmakta.

Ülkemize gelen bir Avrupalıyla, Amerikalıyla tanıştığınızı farzedin. Eninde sonunda bir şekilde onun duruşundan, yaklaşımından rahatsız olacaksınız. Kendisini daha üstün bir toplumun ferdi olarak görmektedir çünkü o. Kibarlığından bile rahatsız olacaksınız çünkü kibarlığını lütfetmektedir, daha aşağı birine şefkat göstermektedir o.

Çünkü onun içinden çıktığı toplum hayatı daha yaşanabilir kılmıştır, teknolojiyi onlar üretmektedirler, sayısız buluşlar, astronomik keşifler hep onlar tarafından yapılmaktadır. Onlar Mars’a insan göndermek üzeredirler, biz daha otomobil motoru bile yapamazken.

Kaybedeceği bir şey kalmayan toplumlar arsızlaşır ve terbiyesizleşir, kendisine saygısı kalmayan insan toplulukları değerlerinden uzaklaşır ve arsızca bir rahatlığa kapılır.

Düşünsenize geri kalmış bir toplumun, kaybetmiş bir toplumun değer yargıları kimin umrunda olur ki.

Çatlaklar ilk olarak aile yapısında başlar. Çocuklar hayatlarından bezmiş, günü kurtarmaktan başka çaresi kalmamış durumdaki anadan ve babadan hiçbir şey öğrenemezler. Ondan sonra sokaklarda küfürlü küfürlü bağırarak dolaşan liseli kız çocukları görmeye başlarız.

Toplum basitleştikçe basitleşir, her şey bitmiştir artık…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here