Fil Suresi ve Düşündürdükleri

Fil suresi Kur’an’daki en kısa surelerden biri. Kabe’yi yıkmak için gelen, fillerle güçlendirilmiş bir ordunun Allah tarafından nasıl yok edildiğini anlatıyor.

Saldırıya uğrayanlar belli, putperest Mekke müşrikleri. Hatta Peygamberimizin çok sevdiği dedesinin de bu olaya şahit olduğu rivayet ediliyor. Zira bu olayın Peygamberimiz doğmadan kırk yıl önce gerçekleştiği yönünde kuvvetli bir görüş birliği var.

Saldırıya uğrayan belli de saldıran fil ordusu kim peki? Kimdi bunlar, nereden geliyorlardı, amaçları neydi?

Bu soruların cevabını bulunca karşımıza hayret verici gerçekler çıkıyor. İnancımızı tekrar tekrar sorgulatacak, kendimizi muhasebeye çektirecek çok önemli bir mesaj var bu surede.

Sahiden de Rabbimiz Fil Suresini niye indirmiş olsun ki! Geçmiş tarihlerdeki bir olay neden bizi ilgilendirsin ki!

Bu surenin mesajı Kabe’ye saldırmayı düşünenlere bir göz dağı olarak sınırlanabilir mi?

Bir göz dağıysa Emevi döneminde zalim yönetime başkaldıranların sığındığı Kabe’yi mancınıklarla yıkmaya çalışan “İslam devletinin komutanı” Haccac-I Zalim’e ne demeli!

Haydi o dönemin genel yapısına ve Kur’an’da bahsedilen bu ordunun aslında ne olduğuna bakalım:

Kabe Arap yarımadasının gözbebeği olarak tarihin her döneminde cazibesini korudu. Yarımadanın her yerinden Araplar Kabe’ye akın etti, orada kurban kestiler, ibadet ettiler ve saygılarını sundular.

Bu kadar yoğun insan trafiği, beraberinde büyük bir ticari hareketlilik de getirdi.

Mekke, Kabe sayesinde Arap yarımadasının hem dini hem de ticari merkezi oldu.

Neredeyse her kabilenin putları Kabe’de muhafaza ediliyor bu da Kureyş kabilesinin diğer kabileler üzerindeki etkisini güçlendiriyordu.

Bu sebeple Kabe’yi koruyan Kureyş kabilesi bütün Arap kabileleri tarafından saygı gördü, kervanları hiçbir zaman yağmalanmadı. Yılın her döneminde rahatlıkla uzak bölgelere güven içinde ticaret seferleri düzenleyebilen tek kabile Kureyş kabilesiydi.

Kabe’nin bu muazzam çekim kuvveti ister istemez birilerini rahatsız etmekteydi.

O dönemin güçlü devletlerinden Habeşistan Arap yarımadasının güneyindeki Yemen’i sınırlarına katmıştı. Habeş kralı, General Ebrehe’yi Yemen’e vali olarak atamıştı. Kabe’nin cazibesini kırmak ve ticari yoğunluğu Yemen bölgesine çekmek istiyordu.

General Ebrehe Kabe’nin cazibesini kırmak için her şeyi denedi. Yemen’e muazzam büyüklükte bir ibadethane bile yaptırdı. Ancak hiçbir denemesinde Kabe’nin cazibesini kıramadı.

Arapların gönlündeki Kabe sevgisini söndüremeyen Ebrehe için geriye tek bir seçenek kalmıştı.

Kabe’yi yok etmek…

Gerisi malum.

Bu noktada aktarmak istediğim ilginç bir nokta var:

O dönemin hak dini, henüz İslamiyet gelmediği için Hristiyanlıktı. Habeş devleti de Hristiyan inancına sahipti.

Yani Kabe’ye saldıran ordu bir Hıristiyan ordusuydu.

Ebrehe’nin Habeş dilinde İbrahim anlamına geldiğini hatırlatmak isterim.

Saldırıya uğrayanlar ise putperest Kureyş kabilesiydi. Kabe’yi putlarla dolduran müşrik Kureyş kabilesi…

Namazı, orucu, haccı şeklen koruyan ama içeriğini sapıklaştıran Kureyş kabilesi…

Allah putperest Kureyş kabilesini değil de o dönemin hak dini Hıristiyanlığa bağlı olan bir orduyu helak etmişti.

Düşünsenize bir tarafta putperestler diğer tarafta hak dine bağlı Hristiyanlar…. Bu iki grup karşı karşıya geliyor ve Allah Hıristiyan ordusunu yok ederken putperestlere yardım ediyor…

Neden!

Bir toplumun kendisini hak dine mensup olarak tanımlaması o toplumun gerçekten hak dine mensup olduğunu göstermez. Önemli olan niyetler ve bu niyetlere göre şekillenen eylemlerdir.

Kabuk olarak Hıristiyan görünen bir toplumun ordusu Kabe’ye yürürken kaçının aklından adalet, Allah’ın dinini yaymak, Kabe’deki putları kırmak geçiyordu acaba!

Kabe’yi yıkmak değil de oradaki putları kırmak için Mekke’yi kuşatsalardı Allah yine de onları helak eder miydi?

Ebrehe ve ordusunun amacı tamamen dünyevi ve maddi hırslara dayalıydı. Bu hırs onlara Allah’ın evini yıkma cesaretini bile vermişti.

Burada o kadar anlamlı bir mesaj var ki… Mesajı kendimize uyarlayarak algılamaya çalışalım:

Müslüman olmamız, kendimizi Müslüman olarak tanımlamamız yaptığımız yanlış eylemleri haklı çıkarmaz.

Müslüman bir toplum olarak adalete aykırı hareket edersek, başkalarının hakkını yemek için yola çıkarsak, başka inançların kutsallarına dünyevi hırslarla saldırırsak sonumuzun fil ordusuna benzeme riski hep olacaktır.

Müslüman olmak bizlere başkalarının kutsallarına saldırma hakkı vermez. Aksine Allah katındaki sorumluluğumuzu daha da ağırlaştırır.

Şeklen Müslüman olsak bile dünyevi hırslar için girdiğimiz mücadelelerde Allah karşı taraf inançsız olsa bile haklı oldukları için onlara yardım eder, bizi cezalandırır.

Dün fil ordusunun başına pişmiş çamurdan taşlar nasıl yağdıysa yarın da bizim başımıza bomba yağma tehlikesi hep vardır.

Toplum olarak kendimizi Müslüman olarak tanımlarken İslamiyet’in gereklerine ne kadar uygun hareket ediyoruz bunu sorgulamamız gerekiyor.

Hem de çok geç olmadan…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here